Make your own free website on Tripod.com
Ana Sayfa Home Page
CV
Begeniler Üzerine Areas of interest
Mesleki Makalelerim Professional Articles
Deneme Yazilarm Literatural Articles
My Designs Tasarimlarim
Maltepe Universitesi Maltepe University
Siirlerim My Poems
Sanat Tarihi History of Art
Felsefe Alani Philosophy Area
Fotograf Galerisi Photo Gallery
Linkler Links
iletisim Communication

Kimi Edebi Kimi Güncel Konular Üzerine Deneme, Makale ve Arastırmalarım

“Give it a chance”

  I am so peaceful now because,I am writing again also, I'm also glad to be able to rewrite.

  I dont know Should I be happy or sad in fact. Something like this just to unburden one's heart…                                                  

This is not a letter or poem . I've written before that happened. I'm just a bad, a bit of statistics.so, when I ‘ wrote  I've lost… writting is like climbing to peak for me. Because of this  so painful.

Only one person is successful, to look down on clouds. In fact, this is the gap between. This imbalance and imbalances is itself.

They say, wish people could love each other as. in fact, the sentence is not correct. So it should be  “I wish  she/he could love me  as I do”  But it is not so, already so it should’nt be.

I'm at ease for I know this. So,this is start the match without draw.  You know ;you can win too or might lose. So you're so peaceful cause of this…

On the other hand,  The biggest fear in life is another followed in the footsteps of secluded to you. Every second someone else's mind and heart to know that you are a terrible situation. If you think that followed,you can run away quickly.

No,no In fact this is not the issue. I’ am not therapist of relationship,. is not my job…

I believed in love overcome everything before. perhaps not so…

actually not very difficult to understand knocking of love, just need some time to pass…

Maybe, we are start ; to listening  more romantic songs, forget the pot on the stove,to miss  stations in twice, couldn’t stop yourself  to cry silently in the back of a boat, to avoid the negative things and just want to build a beautiful dream so, would take a bit of insomnia… Also,  nothing is not worth it to live without thinking of the most beautiful.

Love, will help you face the facts even you hide your own… Maybe sometimes you have to go to the theater or a movie alone. Always have an excuse. perhaps the most pathetic is “saying  that you concentrate more alone”… Because when you go, maybe you do not envy but,you can desire others…

You must hold on to all the love that you found in this cruel world.I didnt say to you  “be a love bug” on the other hand, Just try to  love, and  be able love  some more… Who cares how well you love the others… You can also do it from far away or also very closely.so, No matter how you are met. your hearing , looking is not even important… Because,this is  the world  also may be in love with the blind… love is come true completely by chance. There is no timeline about love.Further, love is not registered in our appointment book…

We cant say “At the moment I do not want to fall in love” or we set a time and if we be that we will continue…”

Love comes in unexpected moments and is well placed to your side until you show  the path to the door it. So, Not in the wisdom of love, I never heard of the Nobel Prize has been awarded fort his.

 

Finally, my words of Woody Allen's "Whatever Works-What if it works" with an excerpt from the film I'd like to punctuation;

“That's way I can't say enough times, whatever love you can get and give,whatever happiness you can filch or provide,every temporary measure of grace,Whatever works.And don't kid yourself,it's by no means all up to your own human ingenuity. A bigger part of your existence is luck than you'd like to admit.”

So give you an opportunity , What will be lost, however,”Whatever Works” something out…

 

Mustafa Kemal

17.07.2010

 

 

 

Türkiye'nin Sorunu "ERKEN BOSALMA"  (Politik Makale)

Yıl 2003, Yer Türkiye Cumhuriyeti. Halk bezgin ve sorunlarına çözüm bekliyor. Türkiye cumhuriyeti ise iktidar sahiplerinin kendi çıkarlarına düzenlediği yasa tasarılarının kaosunu yaşamakta. Yeni bir AK sayfa sözüyle “Tek başına,iş başına” gelen ve tek başına bu problemleri çözemeyeceğini anladığında yan komşumuz olan Sam Amca’dan yardım isteyen tıp literatürüne “Ak Sendromu” olarak gecen Ak(ut) solunum yetmezliğini yaşamaktayız.
Türkiye’de gündemin sık sık değişmesini lehine kullanan bir hükümetin şifahen söylenmiş vaatlerini artık bizler dahi hatırlamıyoruz; Belki de bunun asıl nedeni üç aylık süre içerisinde çözümden çok çözümsüzlüğe inandırılmış olmamızdır. Tüm bunlara karşın yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisidir söylemini hala savunurlarsa bu üç aylık dönem sonrasında tünelin ucunu göremeyebiliriz.
Bugün büyük devlet olarak anılmak yerine büyük devlet olmayı amaç edinen batı toplumlarına baktığımızda halklarının daha iyi bir yaşam standardına kavuşması için yaptıklarını açıkça görebiliriz. Öte yandan hala kuruluş dönemindeki atılımlarıyla övünen bir millet yaşamakta Avrupa’nın doğusunda...
Bugün büyük devlet olarak adlandırılan ülkelerin parlamentolarına verdikleri isimlere bir bakalım; A.B.D’de “Kongre,Senato ve Temsilciler Meclisi,Rusya’da parlamento ve alt kanadı Duma, İngiltere’de Avam kamarası” Türkiye’de ise “Türkiye BÜYÜK Millet Meclisi”.
Şuan ki tabloya baktığımızda Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu meclis’in aldığı kararları,icraatları düşündükçe bugün, sıraları kaplayan beş yüz elli den az olmayan vekillerimizin ülkemizi nerden nereye getirdiğini daha iyi anlarız. Halkı bir üçüncü dünya devleti olmaya namzet bir hale getirmelerinin ardından Meclisin adının hala “Büyük” olması doğrusu düşündürücü. Sanırım gelişmiş toplumların parlamentolarında yürüttükleri işlev ve büyüklük ters orantılı.
Bir diğer yandan, ülkemizde bir çok aydın,düşürü,akademik kariyer sahibi insan düştüğümüz bu darboğazda sorunlarımızı irdelemekle meşgul. Kimine göre, sorun ekonomik,kimine göre sorun toplumsal,kimine göre sorun sistemde.
Oysa düşündüğümüzde sorunun yanıtının çok basit olduğunu görebilirsiniz, çünkü; Türkiye’nin sorunu “Erken Boşalma”.
Dünyanın hiçbir yerinde üç ayda devlet teşviki ve aciz B.D.D.K’nın göz yummasıyla bankalar kurulup erkenden içinin boşaltıldığı bir devlet yok. Dünyanın hiçbir yerinde çalışanının,emeklisinin sabahın erken saatlerinde maaş kuyruklarına geçip aldığı paranın ay sonu gelmeden erkenden ceplerinden boşaldığı başka bir devlet yok; Emperyalist güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda aldıkları savaş kararını meclisine en erken taşıyan başka bir devlet yok;Yine erken boşalıyoruz. Hiçbir Avrupa Birliği’ne aday ülke adaylığı onaylanmadan gümrük birliğine girmezken biz iç pazarımızı tek taraflı olarak A.B’ye açarak üye olmayı beklemeksizin erkenden bu kararın altına imza atarak üye oluyoruz. Böylelikle dış ticaret hacmimiz 70.000.000 Dolarlık bir boşalmayla karşı karşıya kalıyor,biz yine erken boşalıyoruz...
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Görüldüğü üzere ülkemizin en büyük sorunu “Erken Boşalma” Bugün bilirkişilere sorarsanız erken boşalmanın ana sebeplerini olarak “Psikolojik çöküntü ve depresyon” olduğunu ve ilaç tedavisiyle rahatlıkla giderilebilindiğini söyleyeceklerdir.
İktidarsız iktidarlara duyurulur...
Mustafa Kemal Mertoğlu
21-04-2003

"KAÇ ÇOCUKLUK VAR YASAYACAGIMIZ?"

İstanbul'da kış ve gece ; kar karanlık bir şehir ve içinde o çocukluğumun yitip bilmeyen özlemleri.Benim çocukluğumu yaşadigim şehirlerde hep özlem duymuşumdur kara ama her defasında bir yağmurla eriyip gitmiştir çocuksu düşlerim,bilirsinizya Rize'de ılımandır hava ve metre kareye 2400mm düşer yağış.Bunu her coğrafya kitabı iklimin etkilerinde anlatır oysa bir iklimin bir çocuğun düşünü nasıl etkilediği hiç yer almaz o bilmem kaç sayılı yasayla çıkan kitaplarda... Büyüdükçe çocukluğumuzun değerini anlarız,kıymet bilmez zamanlarımız dışarda yıllar önceki emsallerimizi gördükçe içimizi titretir,içimizi titretirde anılar içinde kaybolmaktan başka birşey gelmez elimizden...Koskoca evde dışardaki beyaz örtü üstünde neşeyle oynayan çocukların gülücükleri yankılanır. içimizden atkımızı paltomuzu giyinip çıkmak doyasıya oynamak karlar üstünde yuvarlanmak gelir. Sonra düşünürüzde;ya sonra? Eve geldiğinizde size yıllar öncesinde söylenmensinden suçluluk duyduğunuz o sesi ararsınız,halıları ıslatmışlığınızın buyuk suç sayıldıği eve bir avuç kar getirmenin çocuksal anaysasında hüküm giydirdiği yargıçlari ararsınız ve yine o başıboşluk hüküm sürer o koca evin içinde.Elbisenizi değiştirirken size yardim edecek kimsenin olmadığını görürsünüz üstelik şu bulamadığınız kazağınızın kolunu tutacak bir elde yoktur ortalarda... Hüzün beyazdır bu kez, kırlaşan saçların insanlara gençliğini anımsatması gibidir,yılların geriye çark etmesinin en arzulandigi zamandir,çünkü dışarda çocuksu özlemler yağmaktadır... Şimdilerde kardan Adamlarda yok eskisi gibi havada feminist bir iklim hüküm sürmekte yıllar öncesinin kardan adamlari bugunun Kardan kadınları olmuşlar,sanki çağdaşlaşan kanunlar kardan kadinida kardan adam kadar erimez kılmış. Yine çocuklaşıyorum,belkide yasayamadıklarım aklıma geliyor belkide yaşamak istediklerim çocukluğumuzu çalan sınavlara,kat sayılara sınav sistemlerine beddualar okuyorum bu acımasız engizisyona yenik düşen çocuksu yıllarımın özgürlüğünü arıyorum. Dışarda şarkı söyleyen davetkar rüzgarla ve ona eşlik eden kar tanelerini yok sayıp,perdelerimi çekip; ezberledigim formüller,hayat kadar küçük oldugunu simdilerde anladığım yüzölçümler,arapça'dan kalma nazım şekilleri... Bir bir yargılıyorum hepsini... Yarın sınavım var ;bense inadina yağan karı izliyorum penceremin kenarında ve perdeleri sonuna kadar açıyorum;oh be! işte özgürlük bu, işte yasayamadıklarımın çocuksu isyani bu;ilkkez bir sınava hazırlıksız yakalanmanın hazzını doyasıya çıkarıyorum... Dışarda durmaksızın yağan karı izledikçe çocukluğumun masum arkadaşlıkları canlanıyor gözlerimde,bir muşanba kesip bulduğumuz dik bir yokuştan kayarken düşmemek için sıkıca sarıldığımız arkadaşlar,Karşıt cinsiyettekilerin birbirlerine olan düşmanlığından uzak yerdeki kar kadar berrak dostluklarim geliyor hatirima artık onlarda yok; heryanı bir çıkar furyası sarmiş o beyaz karları kirleten kömür karalığında, bir an arkanızı dönseniz sizi sırtınızdan hançerleyecek insanlar var dört yanınızda,çocuksu sevdalarınızın utangaçlğı şimdilerde bir özür sayılıyor ve sevdalar kirletilmiş.Duygular sıfırın altında donup gitmiş. Herşeyi yaşamalı zamanında insanoğlu,parlak bir gelecek için geçmişe özlem duymamalı yaşadıklarının doymuşluğu tok tutmalı ruhunu... Bakın dışarda kar yağıyor;giyinin eldiveninizi,kuşanın atkınızı ve çıkın dışarı doyasıya oynayın karda,yuvarlanın bırakın elleriniz üşüsün,bırakın eve girdiğinizde yaramazlıklarınız için söylenilsin,bırakın evinizin halıları ıslansın,bir düşünün yasayacağınız kaç tane çocukluk var...
Mustafa Kemal Mertoglu

                                                 BEKLİYORUM...

Şimdi bir tacir olsa da pazarlığa otursam diyorum. Düşle gerçek arasına sıkışmalarımın zirvesindeyim; sırat köprüsü inceliğinde ve belki de daha keskin ! Hangi yüzünde kendimi görebilirim ? Bir uçta ben, bir uçta hayallerimin olduğu bir skala! En alaca hayallerimde bile bu rengi düşleyememiştim ! Ve ben en alaca boyanmışlığın karartmasındayım sen yokken yanımda!Sevda tadında bir masalın kahramanı gibiyim uyuyan güzeli uyandırmak olsa gerek bana düşen, keşke;uyanmanı sende istesen. Artık panzehiri olamayan zamanlara gelişim, dönmeyişim , dönmeli miyim ? Dönme eylemine kaç ek daha getirebilecek zamana sahibim ? Her ek gereksizlik tınısında olsa da ruhum ezbere okuyor melodileri.... Ve ben ekliyorum,ekleniyorum,...bekliyorum! Şimdi sorarım sana; yamalı bir ruh ne kadar eder?
Mustafa Kemal Mertoğlu
12/04/2002 03:55

                                                                 “Bir Fırsat Verin…”

Artık o kadar huzurluyum ki, çünkü tekrar yazıyorum, hatta tekrar yazabildiğim için de seviniyorum. Aslında sevinmem mi gerek yoksa üzülmem mi onu da bilmiyorum. Bu tıpkı içini dökmek gibi… Ne bir mektup ne de bir şiir… Hayatımda bundan öncede yazdım. Onlarda da huzurluydum. Sadece istatistiksel olarak biraz şansızım ne de olsa her yazdığımda kaybettim… Yazmak benim için doruğa çıkmak gibi; O yüzden düşüşün bu denli acı vermesi. Ne de olsa iki kişiden sadece birisi çıkar bulutlara tepeden bakmaya… Aradaki bu uçurumdur aslına, bu dengesizlik ve dengesizlik; aşkın ta kendisi…

Keşke herkes aynı derecede sevebilseler birbirlerini derler… Aslında cümle öyle değil “Keşke o da benim onu sevdiğim kadar beni sevebilse” dir…  Ama hiçte öyle değil. Öyle olmamalı da zaten…  Bunu bildiğim için huzurluyum, bunun öyle olmayacağını bilmek; her şeyi göze alabilmek, beraberliğin olmadığı bir maça çıkmak gibi… Kazanabileceğini de bilirsin, kaybedebileceğini de işte bu yüzden huzurlusundur biraz da…

Bu iki olasılığın karşında duran diğer kişinin yerine de koyabilmeli biraz. Her saat, her dakika, her saniye kendisinin, başka birinin zihninde ya da kalbinde olduğunu bilmek ne korkunç bir durumdur. Bir mühlet sonra attığı her adımdan şüphe etmeye başlar. Çünkü her adımın nasıl yorumlanacağını bilememesi onu korkutur. Kendi gibi yaşayamayacağı bir dünyada sınırlandırılmak gibi bir talihsizliğine uğramaktansa yolunu değiştirmeyi yeğ tutar… Hayatta en büyük korku tenhada adımlarınıza arkanızdan eşlik eden başka bir ayak sesidir. Ne kadar izlendiğinizi düşünürseniz o kadar hızla kaçarsınız…

Hayır, hayır konumuz bu değil… İlişki terapistliği yapacak değilim bu konuda. Sadece güzel şeyleri hissetmek önemli. Hedonistler kadar da ileri gitmeyeceğim çünkü kapıyı çalana kadar aşkın her şeyin üstesinden gelebileceğine de inanırdım belki de ama öyle değil…

Aslında onun gelip kapınızı çaldığını anlamanız da çokta zor değil. Sadece biraz zaman geçmesi gerekiyor.

Belki yürürken sağa sola biraz daha fazla çarpmaya başlıyorsunuz, demliğinizi ocakta unutup saatler sonra zifiri bir kokuyla kendinize geliyorsunuz, otomobilin camına kafanızı dayadığınızda inmeniz gereken durağı çoktan geçtiğinizi hatırlıyorsunuz, olumsuz her şeyden kaçmak ve sadece güzel hayaller kurmak istiyorsunuz, birazda uykusuz kalıyorsunuz… En güzeli de hiçbir şeyin buna değip değmediğini düşünmeden yaşıyorsunuz…  Kendinizden bile gizlediğiniz gerçeklerle yüzleşmenize yardımcı oluyor… Belki çoğu zaman Tiyatroya ya da Sinemaya yalnız gitmişsinizdir. Her zaman bir bahaneniz vardır. Yalnız daha fazla konsantre olduğunuzu söylemek belki de en acınansıdır.  Çünkü ne zaman gitseniz; belki kıskanmazsınız yine de imrenerek iç geçirirsiniz. Hiçbir zaman iki kişinin dışarıda akşam yemeğine çıkmasının da en iyi birliktelik olduğunu düşünmezsiniz, bu sadece başınıza gelendir hepsi bu… İşin garibi de hissettiğiniz o iyi ve ya kötü duyguyu hep ilk taksicinin biliyor olmasıdır. Milyonlarca kişinin yaşadığı bir şehirde bir daha ne zaman denk gelebilirsiniz ki?

Peki, zamanımızı en çok neyle öldürüyoruz… Aslında en çok paylaştığımızı sandığımız anların içinde. Konuştuğumuzda… Baştan sona herkesi memnun edebilecek bir konuşma, sohbet vs var mıdır? Eminim ki yoktur… Olsaydı zannedersem hepimiz adanmışlık duygusuyla dolup taşan koyunlardan farklı olmazdık. Önemli olan hiçbir şeyi zorunda olduğunuz için yapmamak, gerçekten de istediğiniz için yapabilmek. Tamam, tamam kimseyi kızdırmak istemem. Hele ki yaşamımızı idame ettirmeye çalışırken ister istemez onca sorumluluk omuzlarımızdayken…  Hiç olmazsa kendiniz için “özel” olduğunu düşündüğünüz biri içinde bu göze alınamaz mı?  Hayatı belli hep aynı ritüelleriyle yaşamak en fazla insanoğlunu yorar bu kaçınılmazdır.

Bu acımasız dünyada bulduğunuz her sevgiye tutunmalısınız. Her neyle ilgili olursa olsun… Birer aşk böceği olunda demiyorum size. Sadece sevmeyi, sevebilmeyi biraz daha deneyin. Hem kimin umurundaki kimi nasıl sevdiğiniz. Çok uzaklardan da bunu yapabilirsiniz, çok yakınınızda. Nasıl tanıştığınızın da bir önemi yoktur. Görmeniz, duymanız konuşmanız bile önemli değildir. Çünkü burası dünya ve “Körler” inde aşık olabileceği unutulmamalıdır. Aşk dediğimiz şey de tamamen şans eseridir.

Aşkın zaman çizelgesi de olmaz. Ajandanızdan randevu verebileceğiniz bir şey değildir çünkü. Şu sıralar olmak istemiyorum, ya da kendimize şu kadar zaman tanıdık olursa devam edebiliriz denecekte bir şey değildir. Beklenmedik bir anda gelir ve yanınıza yerleşir ta ki siz kapının yolunu gösterinceye değin… Aşkta bilgelikte olmaz. Bunun için Nobel ödülü verildiğini hiç duymadım…

Son olarak sözlerimi Woody Allen’in “Whatever Works-Ne olsa işe yarar” filminden bir alıntıyla noktalamak isterim;

“Bulabileceğiniz veya alabileceğiniz her sevgi, tutunabileceğiniz veya sağlayabileceğiniz her mutluluk; iyiliğin, geçici de olsa her bir ufak parçası  –Ne olsa işe yarar. Ayrıca kendinizi kandırmayın bunun doğuştan gelen yetenekleriniz veya zekânızla bütünüyle ilgisi yok. İtiraf etmek istemseniz de varlığınızın büyük bir kısmı şansa dayanıyor…”

O yüzden Siz de bir fırsat verin, kaybedecek ne var ki “Ne de olsa işe yarar” bir şeyler çıkar…

 

Mustafa Kemal Mertoğlu

"SANA ÖZGÜRLÜK VAAD EDTMİYORUM,SAVAŞMANI İSTİYORUM"

Gece içinde hüküm süren bir yalnızlık var.Dindirilmesi muhtemel; kimi zaman radyoda bir ezgi kimi zamansa bir şiir bir kitap görülmeyen bir yoldaşı oluşturur zihnimizde! hani tutmak isteriz dokunmak isteriz kimi zamansa arzularımız depreşir bir göz temasından çıkan cehennem yangınında yanmak istersizde anlarız ki boşlukta duran bir yıldızdan farklı değilizdir anlarız ki gök yüzünde bizim gibi milyonlarcası var anlarız ki herkesin ayrı bir öyküsü var.Kiminin yalnızlığıdır ayrılış, kimininse yalnızlığıdır ölüm,kiminin yalnızlığı varlık içinde yokluktan bir izdir kimiyse hep yalnız olmuştur;öksüzlükte yalnızlığa dair değilmidir zaten... Oysa yasamda insanları mutlu edebilecek nice güzellikler vardırda biz farkında değilizdir hep alışmışızdır birseylerin önce kötü yanını görmeyi,hep alışmışızdırya hep bir şeylerden uzak durmayı kim bilir bu belki bir eğriltileme bir savunma biçimi yada bencilliğimizi dışa vuruşumuzdur... Gün gelir karşıdan gelen sıcak bir merhabaya dahi oralı olmadığımız olmamışımıdır kendimizi karşımızdakinin yerine koymadan,bir beklenti içermeyen merhabalardan bile kaçan bizler olmadık mi? düşündüğümüzde kazancımız ne olmuştur dalgalanmaya bırakılan ekonomi içinde kâr sayılan sözcük sarfiyatı... Olanlar karşısında; yakınma,soyutlama yada herseyden vazgeçme kapıları üstümüze kilitleme, heyecanlarımızı körükleme yerine kuşkular denizinde başıboşça yol almak değil midir yaptıklarımız! onun için yazılmamış midir " benim tek dostum içkim sigaram;onlarda terk ederdi olmazsa param" bu güvensizlikten sıyrılamayışımız değil midir hep başlangıçları şeytan üçgenlerine mahkum etmemizin. Bazen Hiç düşünmeden hiç tanımak istemeden hiç olabileceklerin bilinmez denklemlrinde gezinmeden tüm olasılıkları Riziko'da kazanılmış bir günün fırsatı olarak görerek başlamayı denemeyecek miyiz? Zaten o terk edilişin o korkunun ardındaki büyük sızı hep "tanıdığımız bildiğimiz" olayların,kişilerin ardından bize kalan yanılgı mirası değil midir? "yanlış tanımışım" lafının ardındaki aldanma bu değil midir! Meçhulliyetinde adımlanan bir başlangıcın ardından bir insan kendini ne kadar yanılmış sayar üzülmesi için kaç tane yegane sebep sıralar... İnsan olalı hep doğru zamanı beklediğimizin yanılgısına ulaşmamışız mıdır ilk tadında ertelememiş miyiz birçok şeyi. Sabretmenin büyük bir erdem olduğunu söyleyip son nefesimizi keşkeler dolanmış cümlelerle vermeye mahkum bir hayat yaşamamış mıyız! Hep karşımızda engellerden bahsetmemiş miyiz oysa nesneler bile ayna karşısında olduklarından daha büyük değil midir bu yanılgıyı bildiğimiz halde korkularımız yüzünden bakmamış mıyız dikiz aynamıza hep zarar görmekten korkarak kaçan lokomotiften sade bir vagon dilememiş miyiz! Görünüyor ki Birçok şeyi korkularımıza,incinmek istemeyişimize,kuşkularımıza mahkum ederek elimizdeki kalemimizi kendimiz kırıyoruz... Her şeye rağmen dünyada yaşanılabilecek güzel şeylerinde var olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız Sevgi gibi Aşk gibi belki bu söylence mantığımızla hep çatışma içerisinde olacaktır ama ordunun mağrur kumandanı hep sol taraftaki yerinde saltanatını sürdürmeye devam edecektir... Özgürlük tükenince dilden düşen kelimelerin başına eklenen geri dönüşümü olmayacak kadar bitap düşmüş"keşke"lerdir ve Aşk bir baş kaldırının yansıması Özgürlüğün kazanımıdır. Sana özgürlük vaat etmiyorum! Onun için savaşmanı istiyorum
Mustafa Kemal Mertoğlu
29 Mayis 2001,istanbul

YARIM KALAN KUTLAMALAR TARİHİ

Mahpushane duvarına çizilmiş bir çizgi,
Masa başı takvimlerinde işaretlenmiş bir gün ya da ajandalara düşülen bir not 'yalnız kutlanacak yıldönümüdür bugün'
Mazinin belleklerde canlandığı slayt gösterilerinin zamanıdır.
Yıllar geçse de üstünden unutmayacak kalplerin fonda çalan şarkısıdır.
Mum alevinin aydınlattığı odada; Masanın üzerinde dolu iki kadehin, uçlarındaysa yalnız birinin dolu iki sandalyenin durduğu yarım kalan bir kutlamadır.
her şeyin geçmişe çark ettiği;Banklardan otobüs duraklarına,çay bahçelerinden sahil kenarlarına, tiyatrolardan operalara, adliyelerden hükümet konaklarına,barlardan restoranlara, geniş kaldırımlı caddelerden daracık sokaklara her yer paydos edilen bir film setidir. Oyuncularsa birer izleyicidir artık.
Filmse iki kişilik aşk literatüründe siyah-beyaz bir klasiktir. Üç yüz altmış beş gün de bir tozlu raflardan indirilip izlenen ve “Son” yazısının ardından bir yıl sonraki randevusu için yerine kaldırılan.
Bir döngüdür; 'Bir birini izleyen akrep ve yelkovan,kendi dairesinde yol alan bir tren ya da kuyruğunu kovalayan bir kedi' sürüp giden…
Mustafa Kemal Mertoglu 9 Agustos 2003

SANAL SOHBETLER ÜZERİNE

Günümüz de teknoloji dendiği zaman akla gelecek ilk buluş kuskusuz bilgisayarlardır. son 1900lü yılların ortalarında büyük bir süratle gelişme gösteren bilgisayarlar gün gectikçe diğer teknolojileri etkilemekte hatta diğer sektörlerin alt yapısını kurmaya başlamıştır.diğer sektörlerin bilgisayara bağımlı olma devri bilgisayar teknolojilerinin gelişmesi ve her turlu denetimin bu yolla yapılması üzerine daha da güçlenmiştir. Bu makinelerin gün gectikçe artması ile fiyatlarda büyük değişikliklere uğramıştır bununla birlikte sayısı milyonları bulan bilgisayar kullanıcılarının bir birleriyle iletişim kurma fikri ilk kez 1980 lerin başında Finlandiya’da bir oda içerisindeki bilgisayarların birbirlerine bağlanmasıyla ortaya çıkmış ve bugünkü Internet denilen yapının temelleri atılmış olunmuştur. kullanıcı çokluğunun artması, insanların kilometreleri sıfırlama büyüsüyle bilginin paylaşılma sürecine geçilmesi sektör içerisinde yeni bir dalın meydana gelmesini sağlamıştır daha doğrusu kaçınılmazın tam tersi olan Internet oluşturulmuştur. Bugün Internet dendiğinde genellikle web,Chat ve mail terimleriyle karsı karşıya gelmekteyiz bunlarda kendi içerlerinde bir çok çeşitlilik ve yenilikle halen daha gelişme göstermektedir. Bunlar içerisinde özellikle biri var ki nerdeyse günlük yaşamımızdaki birebir ilişkilerimizin yerini tutacak derecede hayatımıza yön veren Chat Türkçe ifadeyle Sohbet. Chat i hiç bilmeyenler için bu sanal dünyaya ilk girdiklerinde insanların karşısına sanki yepyeni bir dünya hatta dünya içerisinde apayrı bir dünyanın kapılarının açıldığını görmektedirler. Bunun en cazip tarafıysa kuskusuz renk,dil,irk,din ayırımının yapılmadığı özlenen bir dünya olusudur. insanların bilgilerini özgürce paylaşabildiği sanal bir dünyadır. ama global teknolojilerin ilerlemesiyle her teknoloji kendi içerisinde basitleşmeye başlamıştır bu da sanal ortamdaki yerini almıştır. örneğin eskiden çamaşır makinesinin içerisindeki silindirin kendi kendini çevirmesi nasıl olağan ustu idiyse ve bugün kimsenin dikkatini çekmiyorsa artık chatteki konuşmalarda insanlar için o denli basitleşmeye başlamıştır bu da haliyle , basit fikirlerin,basit yapıdaki bilgilerin paylaşılmasından öteye gidilmeyişine meyil vermiştir.Ama yinede hala cazibeli olan yani ise insanların bu sanal alem içerisinde farklı bir kimliğe bürüne bilmesi, baskılardan arınmış bir yapıyla hareket edebilmesi,kontrol mekanizmalarının yetersiz olması nedeniyle dindirilmemiş arzularını bu yapay alemde gerçekleştirmeleridir. Sanal alem kilometrelerce uzaktaki insanları birbirine bağladığı halde gerçek dünyadaki insanların ilişkilerini sosyal ve psikolojik yapılarını çok yönlü bir şekilde değiştirmektedir. günde yarim saatle başlanan sohbetler gün gectikçe yerini saate hatta hatta saatlere bırakmaktadır. insanları sosyal toplumdan koparıp a-sosyal yapıdaki biyolojik bir metabolizmaya dönüştürmektedir; chatte tıpkı yemek yemek ya da boşaltım gibi sıradan bir işlev gibi varlıktaki yerini almaya başlamıştır. Bugün binlerce insan bilmese de bu sanal alemin yaratmış olduğu bir hastalık vardır hastalığın tanımını psikologlar söyle yapıyor; eğer kişi
*günde 4 saatten fazla sanal ortamda kalıyorsa
*sanal ve reel alemi birbirine karıştırıyorsa
*sosyal ilişkilerinde gerileme yaşıyorsa
*sanal alem içerisinde olmadıkları dönemde bir rahatsızlık duygusu ile karşı karşıya kalıyorlarsa bu ciddi bir hastalıktır ve en yakın zamanda önlem alınması gereklidir psikologların bu hastalığa verdikleri isim ise; NET-DEPRESIF. günümüzde bu hastalığa yakalanmış binlerce kullanıcı hastalığın varlığından haberdar olmadan yine kendilerine açmış oldukları yapay dünya da yaşamlarına devam etmektedir. ve Chat insanları o kadar farklı hale getirmiş ki insanlar artık chatte bir dost kaybettikleri an nerdeyse hayattan soğumaya başlamışlardır lakin monitör ekranında geçirdikleri vakitleri sosyal aktiviteler ve gerçek dostlarıyla geçirdiklerinde neler kazanabileceklerinin farkında değildirler... makalemin bu son bölümünü bir tavsiye ile sonlandıracağım; sevgili kullanılıcılar görünen o ki hepimizin gerçek hayattan bir firar olarak gördüğümüz bu yapay alemi küçük birer sosyal aktivite olarak görmemiz gerekirken adeta bir yasama biçimi haline getirip onsuz bir yasamı düşlemeyecek duruma geliyoruz oysa karşımızdakilerin bir gercek insan olduğunu unutmadan düzeyli bir biçimde faydalanabileceğimiz bir kaynak olarak görmemiz gerekmektedir.
ekleyebileceklerim içerisinde su vardır ki, insanlar burada sadece yazdıkları kadar vardırlar ama yazılarını yönlendirmeleri kendi parmak uçlarındadır öz-nitel varoluş özelliklerine irade ederek hiç olmadıkları halde arzulu bir liderlik kompozisyonu çizebilirler gerçek hayatlarında olmayan eksikliğine inandıkları bir çok sayı sanal dünyada edine bilir yada edindiğini varsayıp karsısındakileri yine yazdıkları ölçüde bilgilendirebilir. genelde bu tip insanlarda kişilik bozukluğu farklı karakter kıskaçlarının oluşturulmaya çalışılmasıyla ortaya çıkan çift kişilikli karakter yada sizofrenik vakalardır. Buna karşın bilgiyi paylaşım,yada ufak bir eğlenti yada kişisel komplekslerden uzak bir şekilde kullanılması halinde insanları rahatlatan sorunlarından arındıran bir meşgale olacaktır lakin hala insanin karşısına gecipte bir monitöre ve gelen yazılara içini dökmesi üzüntülü bir anını paylaşması yada makine karşısında mutlu olması ne kadar normaldir bu ölçüt kişiden kişiye değişmektedir. su zaman itibariyle görmüş olduğum en önemli sorun ise insanların burada kurdukları ilişkilerin ilerde karşısına sorunlar yumağı olarak çıkıp onunla mücadele etmesi gereken bir canavar haline dönüşmesidir.her dakika karsısındakinin ya da kendisinin net ortamından insanlardan bahsetmesi kendini o yasam içine kıstırıp örneklendirmelerini oradan vermesi yada sosyal cevre olarak net ortamında tanıştığı insanlarla birlikte olması yada kendini ifade güçlüğü çeken bir bireyin yaşamında çok büyük bir rol oynayacak kişiyi net ortamından seçmesi temel kaygıların başındadır ama söylediğim o dur ki yukarıdaki olumsuzlukları aşabilmiş ne için bu olanakları kullandığını bilen farklı kişilik özellikleri çizmenin hiçbir yarar sağlamayacağına inanan vasıflı bireyler içinse gerçekten de bir kazanç olabilir...
Mustafa Kemal Mertoğlu 10 şubat 2001

YEREL YAYINCILIK HAKKINDA

Yerel Kanallardaki Ana Haber Bültenlerini izledikten sonra gördüklerim karşısında dehşete kapılmamam elde değil .İnsanların ölümü sonrası,ölüm anına ait görüntülerin kanallarca dakika dakika yayınlanması biz izleyicilerin tüylerini diken diken etmekte. Bu yazıyı bir kurumu ya da kişiyi rencide veya tenkit etmek maksadıyla yazmıyorum. Bunun nedeni Bölgelerinde geniş izleyici kitlesine sahip olan kanalların bundan sonra insanının hassasiyeti doğrultusunda daha iyi yayın yapmasına ve biz izleyicilerin nelere dikkat edip etmediğinin Daha iyi anlaşılması için yazıyorum. Bugün Yerel yayıncılar belki de haberi bütün çıplaklığı ile izleyicilere yansıtmak isterken,düne kadar izleyicisi olan kişinin şahsiyetine,ailesine ve onun sevenlerine farkında olmadan ne derin bir üzüntü ve esef yaşattığınızın farkında değiller.. Ayrıca kanalların günün her saati , buna çocuklarda dahil olmak üzere her yaş gurubuna hitap eden açık bir kanal oldukları bilincinde olmaları gerektiği de unutulmamalıdır,zira bu tip görüntülerin bireyler üzerinde oluşturacağı etki ve erozyonun bir yayıncı olarak etkilerinin özümsenmesi gerekmektedir.

Hiç kimsenin ´Biz yerel bir televizyonuz´ lafının arkasına sığınmaya hakkı yoktur,öyle ki İstanbul´da meydana gelen bombalama eylemleri sırasında aynı hassasiyeti göstermeyen ulusal kanalları nasıl eleştiriyorsak bir izleyici olarak yerel kanalları da eleştirebilme hakkına sahibiz. Bugün bir çok yerde kimi ´Yerel televizyonlar´ örnek gösteriliyorsa bunun asıl nedeni dejenere olan Türk Yayıncılığının yerelden genele doğru düzelebileceğinin anahtarı olduğunun dikkati çekilmek içindir. 11 Eylül Saldırılarında binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylarda Amerikan Televizyonlarında tek bir ceset görüntüsü dahil ekranlara yansımamıştır,çünkü ilerde bu tip görüntülerin sonuçları hem sosyolojik hem de ruhsal açıdan yine kendi insanlarına zarar vereceğinin bilincinde olmalarıdır, o halde bizler neden kendi insanımızı yeterince düşünmüyoruz sorusu akıllara geliyor. Bunun nedeni bize verilen her şeye kayıtsız kalmamızdır ve seçici davranmamamızdır öte yandan yayıncılar seçkin unsurları öne çıkardıkça unutulmamalıdır ki seçkin Türk Toplumu da
Onlara aynı ölçüde değer vereceklerdir.

Buna ek olarak Radyo ve Televizyon üst kurulunun aşağıda belirtmiş olduğu maddeler etik bir yayıncılığın nasıl olması gerektiğinin yasal bir verisidir.
Yerel Yayıncılar olarak yasalar çerçevesinde bunlara saygı duyacağınızdan kuşkum yoktur.

RTUK 4. MADDE
e) Yayınların toplumun millî ve manevî değerlerine ve Türk aile yapısına aykırı olmaması.
s) Program hizmetlerinin bütün unsurlarının insan onuruna ve temel insan haklarına saygılı olması.
z) Gençlerin ve çocukların fiziksel, zihinsel ve ahlakî gelişimini zedeleyecek türden programların, bunların seyredebileceği zaman ve saatlerde yayınlanmaması.

Bundan sonraki yayınlarında halkımızın bu tip hassasiyetlerini göz önünde bulundurulacağı ümidiyle...

Mustafa Kemal MERTOĞLU

TESİSLEŞME

 

Ülkemiz Son yıllarda; Avrupa Erkekler  Basketbol Şampiyonası,Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonası,Avrupa Şampiyonlar Ligi Finali,Eurovision,Universiad gibi sayılı organizasyonların ev sahipliğini yapmış ve yapılan her organizasyon bir sonraki için gerekli tecrübeyi bizlere kazandırmıştır. Bunun yanında beklide yıllardır yapmak istediğimiz Avrupa Futbol Şampiyonası ve Olimpiyatlar için de neyin nasıl yapılması gerektiğinin bir işareti olmuştur. Zira Yukarıda saydığım organizasyonların temelinde tesisleşmenin hayata geçirilmesi var,öte yandan yıllardır maket sunumlarla Dünya Olimpiyat Komitesinin kapısından eli boş dönmemizin nedeni de bu realiteyi sağlayamamış olmamızdır.

  Öte yandan ülkemizde bu tesisleşme harekatının son noktasını İstanbul Kurtköy'deki "İstanbul Park Formula1" pistinde görmekteyiz. Bir çok insanın taktirini toplayan bu pisti ne kadar sahiplendiğimiz sorusunu da siz okuyucularımla paylaşmak isterim. Bu müthiş tesisin yapılamayacagına kendimizi o kadar inandırdık ki sadece Danışmanlık Hizmeti veren İnşaat Mühendisi Hermann Tilke'yi pistin Mimarı olarak tanıttık. Bu yanlış intibaya ön ayak olan ise maalesef ulusal basınımız olmuştur. Özellikle Mesleğimden ötürü(İç Mimar) tesis ile ilgili arastırmalarımı yaparken Pistin tamemen Türk Mimar ve Mühendisleri tarafından yapıldığını görmüş bulunmaktayım Projenin sorumlusu ise Yüksek Mimar İsmet Köseoğlu'dur.

Proje'nin başlaması esnasında Herman Tilke'den danışmanlık hizmeti alınmış olup bizzat İsmet Köseoğlu'nun  Almanya'nın Nürburgring  pistini Analiz etmesiyle Gerçekleştirilmiştir.

  Küresel Köy

    Dünyanın küresel bir Köye döndüğü günümüzde Bu Grand Prixi 2 Milyar kişi takip ederken Toplum Gazetesi'nin bunun dışında kalması düşünülemezdi. 19-20-21 Agustos 2005'te yapılan Formula 1 yarışlarında Yerel basın olarak bizde İstanbul Park pistindeki yerimizi aldık. Günün erken saatlerinde izleyiciler gerek toplu taşıma gerekse özel araçlarıyla pistin yolunu tuttular. Görünen o ki, Artık Motor sporlarında da tıpkı Futbol takımlarında olduğu gibi çeşitli taraftar gurupları oluşmaya başladı. En büyük farksa saatte ortalama 300 km/h ile yapılan hayati risk tasıyan bu sporun taraftarlarının futbol izleyicilerinin aksine daha bilinçli olması. Bunun bir görsel şölen oldugunu unutmamaları. Gerek İstanbul park ın Aktivite alanlarında gerek tribünlerinde ve padocklarında rengarenk giysiler ve bayraklar eşliğinde insanlar bu heyecana ortak oldular.Herkesin gönlünde bir takım bir pilot vardı ama kimse başarısızlıkları için ah vah etmedi zira tuttukları kişi ve ekip yarısın ön saflarında da olsa arkalarında da olsa döndükleri her virajda alkışla ve fotoğraf   makinelerinin flaşlarıyla destek verdiler. Yarış öncesi Aktivite alanlarına kurulan standlarda insanlar otomobilleri yakından tanıdılar,sponsor firmaların aktivitelerine katıldılar.

Turizm ve Reklam

Ayrıca yıllardır "Yoğurt","Şiş Kebap" ve "Rakı" sı ile tanınmaya çalışan bir ülkenin hesaba vurulduğunda 3 gün içinde 10 yıllık bir reklamı yaptığı göze çarpmaktadır. Yıllardır Komşularıyla iyi ilişkiler içinde bulunamayan bir ülkenin ise Motor sporlarıyla bu uluslar arası birleştiriciliği perçinlemesi ise pistteki,Bulgar,Yunan,Rus vs.. Bayraklarıyla gözler önüne serildi.

Yarış

Birinci Turkiye Formula1 Yarışını İngiliz-Alman Ekibi olan Mc laren-Mercedes'tes Finlandiyalı Pilot Kimi Raikkonen Kazandı ve bu birincilikle birlikte adını tarihe yazdı. Öte yandan Grand Prix 2 de yarışan Pilotumuz Can Artam'ı da Türk izleyiciler piste yarışırken görme imkanı buldular.

Karanlık için üzülmek yerine bir mum yakıp bu güzel olaya imza atan ve pisti doldurarak bu bilince ortak olan herkese teşekkürlerimi sunmak isterim. Umarım uluslar arası bu örnek yerel manada tesisleşmenin önemini ve değişen toplum profilini anlamamız adına bizlere yardımcı olup Ardeşen'imiz için de oluşturulacak spor Alanları için ilham kaynağı olur…

 

İstanbul Park Pistinin Genel Özellikleri

 

Pit (garajların ve bakım/servis ceplerinin bulunduğu alan) binasındaki ana yapı 42 bin 500 metrekare. Bu yapının her iki köşesinde birer kule var. Her iki kule, altışar kat. Toplam 5 bin 400 metrekare kapalı alanda ve 3 katta Türk VIP misafirler ağırlanacak.

* Birinci kulenin altındaki iki kat, yarış kontrol merkezi.

* Tesisin zemin katında, piste bakan yüzünde, 33 adet Formula 1 aracı bakım merkezi bulunuyor (Pit Alanı).

* Pitlerin üzerindeki kapalı alan F1'in yurtdışından gelen özel misafirleri için...

* Padok Kulüp (her pistte yer alan bu özel bölüm, Pit Alanı ve garajların hemen arkasında bulunur ve Grand Prix'nin merkezi) olarak adlandırılan kapalı mahallin piste bakan cephesinde, 1250 kişi kapasiteli tribün var.

* Yarışı bin 450 metrekarelik Basın Konferans Salonu'nda aynı anda 610 gazeteci takip edebilecek. Ayrıca 110 fotoğrafçı çalışabilecek. (1. Kule'nin altı)

* Pit binasındaki WC gruplarında toplam 280 klozet, 280 lavabo, 80 pisuvar, 20 duş ünitesi mevcut.

* Pit binasının hemen karşısında yer alan ana tribün binası, 26 bin 250 kişi kapasiteli. Pist çevresinde ise 50 bin kişilik portatif tribün kuruldu.

* Tesisi çevreleyen alanlar, VIP için bin 400 araç, personel ve F1 kullanımı için 200 araç ve ziyaretçi kullanımı için 9 bin araç kapasiteli.

* Türkiye F1 pisti saat ibresinin tersi istikametinde dönüyor (Brezilya gibi).

* Pist üzerinde azami kot farkı 43 metre (En alçak nokta ile en yüksek nokta arasındaki fark). Bu değer tüm F1 pistleri içerisindeki en yüksek değer.

* Pistin en çarpıcı özelliği tüm pist boyunca devam eden boyuna eğimleri ve bu eğimli alanların geçişi sırasında, pilotların kör noktalarında aniden karşılaşacakları hızlı ve yerçekimi ivmeli virajlar.

* Pistin uzunluğu toplam 5 bin 338, genişliği 14 metre. Boyuna düz olan tek kısmı start-finish düzlüğü. Bunun dışındaki tüm bölümlerde pist sürekli iniş çıkışlı.

* 6 yüz bin metrekare asfalt döküldü (tüm pist ve tesis). Bu rakam 6 şeritten oluşmak kaydıyla 30 km uzunluğunda bir otoyola eşdeğer.

* Pistteki teorik olarak en yüksek hız 321 km/h, en düşük hız 96 km/h. Beklenen ortalama hız 225 km/h olup şu anda takvimdeki en hızlı pistler arasında. Tur süresi ise 1 dakika 26 saniye civarında.

"Haberin Fotograflarını " http://community.webshots.com/user/mkmdesign " Adresinde Bulabilirsiniz.

İç Mimar Mustafa Kemal Mertoğlu

Toplum Gazetesi,İstanbul

© Copyright 2005 Mustafa Kemal Mertoglu

Copyright Mustafa Kemal Mertoglu